Türkiye’nin son yıllardaki ceza ve infaz düzenlemelerini, cezaevlerinin durumunu, yeni anayasa arayışını ve toplumsal bütünleşmeye yönelik hukuki adımları birlikte değerlendirdiğimde, giderek güçlenen bir kanaate ulaşıyorum: Türkiye genel affa doğru ilerliyor.
Beklentim, yalnızca cezaevinde geçirilecek sürenin biraz daha azaltılmasıyla sınırlı değil. Belirli suçlar ve tarihler bakımından kamu davalarını ve mahkûmiyetlerin cezai sonuçlarını da kapsayabilecek, hukuk tekniği bakımından gerçek bir genel affın önümüzdeki dönemde ciddi biçimde gündeme geleceğine inanıyorum.
Bu, kamuya açıklanmış bir genel af kararını duyurduğum anlamına gelmiyor. Kesinleşmiş bir takvimden veya açıklanmamış bir kanun taslağından söz etmiyorum. Burada ortaya koyduğum görüş, kamuya açık mevzuatın, resmî verilerin ve son gelişmelerin birlikte değerlendirilmesine dayanan kişisel hukuki öngörümdür.
Ancak bu öngörüyü de sıradan bir temenni olarak görmüyorum. Çünkü birbirinden bağımsızmış gibi tartışılan gelişmelerin, aynı temel mesele etrafında birleştiğini düşünüyorum: Türkiye, geçmişten biriken ceza adaleti sorunlarını nasıl çözecek ve geleceğin hukuk düzenini hangi esaslarla kuracak?
Benim genel af beklentim, tam olarak bu sorudan doğuyor.
Öncelikle kullandığım kavramı açıklığa kavuşturmak isterim. Türk Ceza Kanunu’nun 65. maddesinde genel af, kamu davasını düşüren ve hükmedilmiş cezaları sonuçlarıyla ortadan kaldıran bir kurum olarak düzenlenmiştir. İnfaz değişikliği ise kişinin cezasının nerede, hangi koşullarda ve ne kadar süreyle yerine getirileceğini etkileyebilir. Bir insanın cezaevinden çıkması, mahkûmiyetinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu nedenle erken tahliye ile genel af aynı hukuki sonucu doğurmaz. [1]
“Genel” sözcüğü de mutlaka bütün suçların ve herkesin hiçbir istisna olmaksızın kapsanması demek değildir. Belirli suçlar, tarihler veya koşullar esas alınarak da genel af düzenlenebilir. Burada belirleyici olan, yararlananların sayısından çok, düzenlemenin kamu davası ve mahkûmiyet üzerindeki hukuki etkisidir. Anayasa Mahkemesinin af konusundaki değerlendirmeleri de bu ayrımı ortaya koymaktadır. [2]
Dolayısıyla “bildiğimiz anlamda genel af” derken neyi kastettiğim açıktır: Kapsamına aldığı geçmiş fiiller bakımından ceza adaletinin sonuçlarını daha köklü biçimde yeniden ele alan bir yasama tercihi.
Son yılların düzenlemelerine bu gözle bakıldığında, dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor:
| Dönem ve düzenleme | Getirdiği başlıca değişiklik |
|---|---|
| 2016 — 671 sayılı KHK | Belirli tarihten önce işlenen ve kapsamda kalan suçlar bakımından denetimli serbestlik süresi genişletildi; süreli hapis cezalarında koşullu salıverme oranı düşürüldü. [3] |
| 2020 — 7242 sayılı Kanun | Koşullu salıverme ve denetimli serbestlik hükümleri değiştirildi; kapsam içindeki geçmiş suçlar için daha geniş olanaklar ve salgın dönemine ilişkin izin düzenlemeleri getirildi. [4] |
| 2023 — 7456 sayılı Kanun | Salgın izinleri sonrasında, belirli koşullarla kurum dışında infaza devam edilmesi ve açık cezaevine veya denetimli serbestliğe daha erken ayrılma imkânları düzenlendi. [5] |
| 2025 — 7550 sayılı Kanun, 10. Yargı Paketi | İkinci defa mükerrirler bakımından koşullu salıverme imkânı getirildi; konutta ve diğer özel usullerle infazın kapsamı genişletildi. [6] |
| 2025 — 7571 sayılı Kanun, 11. Yargı Paketi | 2023 düzenlemesindeki belirli tarihte cezaevinde bulunma ölçütü, ilgili hükümler bakımından suç tarihini esas alacak şekilde değiştirildi; kapsam ve istisnalar yeniden düzenlendi. [7] |
Bu düzenlemelerin tamamını “genel af” olarak adlandırmak hukuken doğru olmaz. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 2020 düzenlemesindeki ilgili hükümleri değerlendirirken, cezanın miktarını değiştirmeden infaz usulünü değiştiren kuralların af niteliğinde olmadığı sonucuna ulaşmıştır. [8]
Fakat meseleye yalnızca düzenlemelerin hukuki adları üzerinden bakmak da büyük resmi görmemizi zorlaştırır.
Benim dikkat çektiğim nokta, ceza ve infaz sisteminin tekrar tekrar kapsamlı müdahaleye ihtiyaç duymasıdır. Bir düzenleme yapılıyor; belirli gruplar bakımından rahatlama sağlanıyor. Ardından kapsam dışında kalanlar, tarih sınırları ve uygulama farklılıkları tartışılıyor. Daha sonra bu farklılıkların bir kısmını gidermek için yeni bir düzenleme gerekiyor.
Geçici çözümler art arda geldiğinde, hukuk düzeninin önüne kalıcı ve bütünlüklü bir çözüm sorusu çıkar.
Bunun somut örneklerinden biri, 31 Temmuz 2023 tarihine bağlı düzenlemedir. Aynı dönemde suç işleyen iki kişiden birinin yargılaması daha erken sonuçlanmış, diğerininki daha uzun sürmüş olabilir. Belirli bir tarihte cezaevinde bulunmayı esas alan bir sistemde, bu kişiler farklı infaz imkânlarıyla karşılaşabilir. 2025’te yapılan değişikliğin ilgili hükümleri suç tarihine bağlaması, bu sorunun yasama düzeyinde yeniden ele alındığını göstermektedir. [5] [7]
Bu örnek benim açımdan önemlidir. Çünkü özgürlüğü etkileyen farklılığın kaynağı, kimi zaman fiilin ağırlığından çok dosyanın hangi tarihte sonuçlandığı olabilmektedir. Kanun koyucu sonradan müdahale ederek bunu düzeltebilir. Ancak her düzeltme, sistemin neden baştan daha anlaşılır ve tutarlı kurulamadığı sorusunu da beraberinde getirir.
Bir vatandaşın ceza hukuku karşısındaki durumunu anlayabilmesi için art arda çıkarılmış geçici maddelerin, istisnaların ve tarih sınırlarının içinden geçmesi gerekiyorsa, hukuki öngörülebilirlik üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekir.
Suç tarihi, hükmün kesinleşmesi, cezaevine giriş, açık kuruma ayrılma, tekerrür, iyi hâl ve geçici düzenlemeler elbette farklı hukuki işlevlere sahiptir. Sorun, bunların varlığı değildir. Sorun, birbiri üzerine eklenen düzenlemelerin, benzer durumdaki kişiler arasındaki farkları açıklamayı giderek güçleştirmesidir.
Ben bu birikimin, kapsamlı bir infaz reformuyla birlikte, geçmişe ilişkin daha geniş bir hukuki çözüm arayışını da beslediğini düşünüyorum.
Cezaevlerinin mevcut durumu bu değerlendirmeye ayrıca ağırlık kazandırıyor. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün 1 Ekim 2026 verilerine göre ceza infaz kurumlarında 434.337 kişi bulunuyor. Bunların 362.538’i hükümlü, 71.799’u tutuklu. Kurumun 9 Ekim 2026 tarihli kapasite açıklaması ise 402 ceza infaz kurumunda 304.304 kişilik kapasite gösteriyor. Farklı günlere ait bu iki veri birlikte değerlendirildiğinde, Ekim başındaki nüfusun açıklanan kapasitenin yaklaşık yüzde 43 üzerinde olduğu görülüyor. Bu, aynı güne ait kesin bir doluluk hesabı değil; yükün büyüklüğünü gösteren bir karşılaştırmadır. [9] [10]
Bu sayıların anlamı yalnızca yatak veya bina ihtiyacı değildir. Böyle bir yük; sağlık hizmetlerinin, eğitim faaliyetlerinin, aile ilişkilerinin sürdürülmesinin ve yeniden topluma kazandırma çalışmalarının hangi koşullarda yürütüleceği sorusunu doğurur.
Üstelik kapasite artırılmasına rağmen bu tabloyla karşı karşıyayız. CTE’nin açıklamasına göre 2002–2026 döneminde 314 yeni ceza infaz kurumu açılmıştır. Aynı dönemde eski kurumların kapatıldığı da dikkate alındığında, tek tek bina sayılarından net sonuç üretmek doğru olmaz. Bununla birlikte bugünkü nüfus ve kapasite arasındaki fark, yeni kurum inşa etmenin yanında ceza politikasının da değerlendirilmesini gerektiriyor. [10]
Cezaevlerinin doluluğu tek başına genel affı zorunlu kılmaz. Tutuklama uygulamalarının, alternatif yaptırımların ve infaz sisteminin yeniden düzenlenmesi de mümkündür. Ancak benim kanaatimce bu seçenekler tartışılırken, geçmişten biriken yükü kapsamlı biçimde ele alabilecek genel af kurumunun sürekli tartışmanın dışında tutulması giderek zorlaşacaktır.
Ayrıca tutuklular ile hükümlülerin durumunu ayırmak gerekir. Tutukluluk bir ceza değildir. Yalnızca kesinleşmiş cezaların infaz süresini değiştiren bir düzenleme, devam eden ceza yargılamalarındaki bütün sorunlara cevap vermez. Genel af tartışmasının infaz reformundan ayrıldığı önemli noktalardan biri de budur: Kapsamına alınan fiiller bakımından yargılama sürecine de etki edebilmesi.
Bu tabloya, 2026’da PKK/KCK süreciyle ilgili kabul edilen düzenlemeyi eklediğimizde, mesele daha geniş bir hukuki çerçeve kazanıyor.
10 Ağustos 2026’da kabul edilen ve 18 Ağustos’ta yayımlanan 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, belirli koşullarla soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazının ertelenmesine ilişkin özel bir sistem kurdu. Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girdi; erteleme hükümlerinin uygulanması ise örgütün tasfiyesi ve silahların teslimine ilişkin tespiti teyit eden MGK kararının Resmî Gazete’de yayımlanması koşuluna bağlandı. [11] [12]
Düzenleme, kapsam ve istisnalarına göre beş veya on yıllık erteleme süreleri öngörüyor. Kanundaki koşulların gerçekleşmesi hâlinde soruşturma ve davalar bakımından kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı; hükümlüler bakımından ise cezanın infaz edilmiş sayılması gibi sonuçlar doğabiliyor. Bunlar otomatik ve koşulsuz sonuçlar değildir. Bu kanunu doğrudan bütün topluma yönelik bir genel af ilanı olarak sunmak doğru olmaz. [12]
Nitekim düzenlemenin Meclis’teki görüşmelerinde, bunun af olmadığı ve belirli şartlara bağlı istisnai mekanizmalar içerdiği açıkça ifade edilmiştir. [13]
Benim bu gelişmeden çıkardığım sonuç farklıdır: Devlet, toplumsal bütünleşme amacıyla geçmiş fiillerin soruşturulması, yargılanması ve cezaların infazı konusunda özel bir hukuki çerçeve kurabilmektedir. Bu yaklaşımın kanunlaşmış olması, cezalandırma yetkisinin toplumsal ihtiyaçlarla birlikte yeniden değerlendirilmesinin somut bir örneğidir.
Buradan, diğer bütün suçlar bakımından aynı düzenlemenin yapılmasının hukuken zorunlu olduğu sonucu çıkmaz. Örgütün tasfiyesi ve silahsızlanma gibi özel amaçlar, farklı kuralların gerekçesini oluşturabilir. Bununla birlikte, böylesine kapsamlı bir adımın ardından ceza adaletinin diğer alanlarında biriken sorunların daha güçlü biçimde tartışılmasını bekliyorum.
Yasama organı belirli bir alanda geçmişin ceza yükünü yeniden ele alırken, toplumun diğer kesimleri de kendi durumlarının hangi hukuk politikası içinde değerlendirileceğini soracaktır. Bu sorunun makul, ölçülü ve tutarlı bir cevaba ihtiyacı vardır.
Benim genel af beklentimi güçlendiren husus, bir düzenlemenin diğerine otomatik olarak uygulanması değil; geçmişin ceza sorunlarını kapsamlı biçimde ele alma alanının genişlemesidir.
Bu noktada Meclis’teki uzlaşma kapasitesi de dikkate değerdir. 7595 sayılı Kanun’un kabulünde 467 milletvekili olumlu oy kullanmıştır. Bu sayı, farklı görüşlerin önemli bir ceza adaleti düzenlemesinde ortak karar verebildiğini gösterir. Elbette aynı milletvekillerinin bir genel af teklifini de destekleyeceği söylenemez. Ancak geniş bir yasama mutabakatının kurulabileceğine ilişkin somut bir örnek artık vardır. [14]
Yeni anayasa tartışmasını da bu çerçevede değerlendiriyorum.
Anayasa değişikliği veya yeni anayasa arayışı, doğası gereği devletin bireyle ilişkisini, temel hakları, yargı düzenini ve özgürlüğün sınırlarını tartışmaya açar. Ceza adaleti de bu başlıklardan ayrı düşünülemez.
Nitekim 14 Ekim 2026 tarihli resmî açıklamada Adalet Bakanı, mevcut anayasal yapının sistematiği ve hükümler arasındaki uyum sorunlarına işaret ederek yeni anayasa ihtiyacını dile getirmiştir. TBMM Başkanı da 1 Ekim’deki konuşmasında, 467 oyla sağlanan uzlaşmayı anayasa ve diğer temel mevzuat çalışmalarında benzer mutabakatların kurulabileceğine örnek göstermiştir. [15] [16]
Burada hukuki bir ayrımın altını çizmek gerekir: Genel af için yeni anayasa yapılması zorunlu değildir. Mevcut Anayasa’nın 87. maddesi, TBMM’ye üye tam sayısının beşte üç çoğunluğuyla genel ve özel af ilan etme yetkisi vermektedir. Bu, 600 üyeli Meclis bakımından 360 oy demektir. Dolayısıyla genel affın anayasal yolu bugün de açıktır. [17]
Ben anayasa arayışı ile genel af arasında bir zorunluluk ilişkisi kurmuyorum. Kurduğum ilişki, hukuk düzeninin bütünüyle gözden geçirildiği bir dönemde, geçmişten kalan ceza uyuşmazlıklarının da daha geniş ölçekte değerlendirilme ihtimalidir.
Geleceğin hukukunu kurmak isteyen bir ülkenin, geçmişin hangi yüklerini aynı biçimde taşımaya devam edeceğine de karar vermesi gerekir. Ben bu kararın, yalnızca yeni kanun maddeleriyle sınırlı kalmayabileceğini düşünüyorum.
Peki bütün bunlar neden yeni bir infaz düzenlemesinden daha ileri bir beklentiye yol açıyor?
Çünkü erken tahliye, ceza adaletinin bütün sonuçlarını çözmez. Cezaevinden ayrılan bir kişinin mahkûmiyeti, devam eden yargılamalar veya hukuki statüsüne bağlı sorunlar ayrıca varlığını sürdürebilir. Kurum dışındaki hayatın yeniden kurulması, yalnızca kapının açılmasından ibaret değildir.
Varsayımsal olarak aynı döneme ait benzer fiiller nedeniyle üç kişinin farklı aşamalarda bulunduğunu düşünelim: Birinin davası devam ediyor, biri cezasını infaz ediyor, diğeri cezasını tamamlamış. Yalnızca cezaevinde geçirilen süreyi azaltan bir değişiklik, bu üç kişinin durumuna aynı genişlikte cevap vermez.
Kapsamına aldığı fiillerin kamu davası ve mahkûmiyet sonuçlarını birlikte ele alan bir genel af ise başka bir hukuki araçtır. Benim beklentim, tartışmanın zamanla bu daha kapsamlı araca yönelmesidir.
Bununla birlikte, görüşümü savunurken karşı yöndeki verileri görmezden gelemem.
AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, kamuya açık açıklamalarında af veya kısmi af çalışmasının bulunmadığını belirtmiş; infaz düzenlemesini iyi hâl, ıslah ve koşullu salıverme çerçevesinde anlatmıştır. Bu açıklamalar, bugün kamuya duyurulmuş bir genel af hazırlığı bulunduğunu ileri sürmemize izin vermez. [18]
Ayrıca son yıllardaki değişiklikler yalnızca cezaları hafifletme yönünde değildir. Örneğin 7550 sayılı Kanun, bazı infaz olanaklarını genişletirken diğer taraftan belirli suçların cezalarını artırmış ve yeni suçlar bakımından denetimli serbestlikten önce kurumda geçirilmesi gereken asgari süre şartı getirmiştir. [6]
Dolayısıyla “Her düzenleme affa doğru atılmış adımdır” demiyorum. Söylediğim şudur: Ceza politikasında hem ağırlaştırıcı hem rahatlatıcı müdahalelerin sıklaşması, mevcut sistemin yeniden denge aradığını gösteriyor. Ben bu arayışın, yalnızca yeni istisnalar üretmekle sınırlı kalmayacağını düşünüyorum.
Resmî açıklamaların varlığı, benim öngörümün karşısındaki önemli bir veridir. Bu açıklamaları gizli bir af planının işareti olarak yorumlamak da doğru olmaz. Ancak bugün açıklanan tercih ile gelecekte oluşabilecek yasama tercihi aynı şey değildir. Benim kanaatim, mevcut resmî yaklaşımın zaman içinde daha kapsamlı bir çözüme dönüşebileceği yönündedir.
Genel af düşüncesinin toplumda karşılık bulabilmesi için mağdurların durumunun da ciddiyetle ele alınması gerekir.
Bir suçtan zarar görmüş kişinin adalet beklentisini yok sayan düzenleme, toplumsal bütünleşme iddiasını zayıflatır. Bu nedenle olası bir genel affın kapsamı, gerekçesi ve sonuçları açıkça tartışılmalıdır. Hangi fiillerin neden kapsama alındığı, hangi sınırların korunduğu anlaşılır olmalıdır.
Ceza sorumluluğuna ilişkin bir düzenleme, mağdurun tazminat ve şahsi haklarının kendiliğinden ortadan kalkması anlamına da gelmez. TCK’nin 74. maddesi bu ayrımı korur. Genel af tartışması, bu nedenle mağdurun uğradığı zararın giderilmesini ve hukuk düzenine güvenini de içermelidir. [1]
Benim savunduğum yaklaşım, genel affın tek başına bütün sorunları çözeceği düşüncesine de dayanmıyor. Geçmişte biriken dosyalar bakımından bir defalık kapsamlı çözüm sağlanırken, gelecekte aynı birikimin yeniden oluşmasını önleyecek kalıcı kurallar kurulmalıdır.
Aksi hâlde birkaç yıl sonra aynı tartışmaya geri dönülür. Yeni tarih sınırları, yeni istisnalar ve yeni düzenleme beklentileri ortaya çıkar. Bu nedenle gerçek bir hukuki başlangıcın değeri, geçmişi ele alış biçimi kadar geleceği nasıl düzenlediğiyle de ölçülür.
Ben genel af ihtimalini tam da bu nedenle, kalıcı ceza ve infaz reformuyla birlikte düşünüyorum. Geçmiş dosyalar için kapsamlı bir değerlendirme; gelecek bakımından anlaşılır, tutarlı ve uygulanabilir bir sistem.
Bugünkü tabloya baktığımda genel af beklentimi güçlendiren unsurların tek bir haberden ibaret olmadığını görüyorum. Tekrarlanan infaz müdahaleleri, sonradan düzeltilen tarih ölçütleri, cezaevlerinin kapasiteyi aşan nüfusu, toplumsal bütünleşme amacıyla kabul edilen özel kanun, geniş yasama uzlaşması ve anayasal yenilenme arayışı aynı dönemde karşımıza çıkıyor.
Bu unsurların hiçbiri tek başına genel affın çıkacağını kanıtlamaz. Fakat birlikte değerlendirildiklerinde, daha kapsamlı bir hukuki kararın neden giderek ciddi bir seçenek hâline gelebileceğini açıklıyorlar.
Benim bir avukat olarak ulaştığım kanaat budur: Türkiye, ceza adaletindeki birikmiş meseleleri yalnızca yeni geçici maddelerle yönetmenin sınırlarına yaklaşıyor. Bu sınır, yasama organını geçmişin ceza yükünü daha köklü biçimde değerlendirmeye yöneltebilir.
“Yakın” derken belirli bir ayı veya kesinleşmiş bir Meclis takvimini ilan etmiyorum. Genel affı, içinde bulunduğumuz reform döneminin ciddi ve güncel bir ihtimali olarak gördüğümü söylüyorum. Tarihini bilmek ile gelişmelerin yönünü değerlendirmek farklı şeylerdir.
Ben gelişmelerin yönünün genel affa doğru olduğunu düşünüyorum.
Kapsamı tartışılacak, istisnaları tartışılacak, mağdurların hakları ve toplumun beklentileri tartışılacak. Belki öncesinde yeni infaz değişiklikleri de yapılacak. Ancak parçalı düzenlemelerin ardından, kamu davaları ve mahkûmiyetlerin cezai sonuçlarını birlikte ele alan gerçek bir genel af tartışmasının güçleneceğine inanıyorum.
Bu nedenle mesleki öngörümü açıkça ifade ediyorum:
Genel af yakındır. Türkiye’nin, bildiğimiz hukuki anlamıyla bir genel affa doğru ilerlediğine inanıyorum.
Avukat Murat Adar
